ZZZZOMBIES
The Curious Brain sağolsun, David King’in stop-motion’ı zzzzombies.
the day before the revolution
But what could one do but go on;? Had one any real choice, ever?
To die was merely to go on in another direction.
Ursula K. LeGuin
cennet
Yo siempre me había imaginado el paraíso bajo la especie de una biblioteca.
Jorge Louis Borges
çeviri: Ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak düşlemişimdir.
ilgincime gitti
Internette ziplarken tesadüfen denk geldiğim bir video aşağıdaki. Smith Dergisi, Twitter ile ortak olup, Twitter üyelerinden 6 kelimede hayatlarını özetlemelerini istediler. Fikir, Hemingway’in böyle bir düşüncesinden çıkmış, sonuç ise bu videoda bayağı ilginç gözüküyor.
Twitter’dan çok haz etmesem de böyle proje tarzı şeylerden ilginç sonuçlar çıkıyor.
Kalfa ile Kıralıça
“Nereye bakıyor?” dedi çömezin teki ustasına.
“Pers ülkesine,” dedi usta.
“Perspektif sahibi adam,” dedi çömez.Huylandı usta çömezinden.
- İlhami Algör.
Duplicity
Beyni zorlamayacak fılm ızleme modundayken aklıma geldi, Julia Roberts’lı, Clive Owen’lı bir casus filmi vardı yeni, o iyi gelir şimdi çok uğraştırmaz diye Duplicity‘i izlemeye karar verdim.

poster
Bourne Identity’nin yazarı Tony Gilroy’un yazıp yönettiği film hiç de öyle rahat rahat izleyeyim, fasulyeden film modunda değil. Konuyu özetlemeye kalkınca veya fragmanını izleyince, gayet düz bildiğin casus filmi gibi gelirken, izlemeye başlayınca bir aaa peki dedirtip dikkatleri üzerine çekiyor. Filmin kısaca konusu dediğim gibi kulağa basit geliyor. İki gizli ajan, tanışıp birlikte bir gece geçiriyorlar, yıllar sonra karşılaşıp birlikte son büyük bir iş yapıp mutlu mutlu yaşamaya karar veriyorlar.

1
İyi, güzel, ama hiç de basit değil (gerçi ne kadar basit olmadığını sadece filmin sonunda anlıyoruz). Filmin bir iyi noktası bu. İkincisi de iki ana karakterimiz arasındaki ilişki. Çünkü ikisi de casus, kimseye güvenmemek üzere eğitilmiş kişiler, aşık oluyorlar, ama bir türlü birbirlerine güvenemiyorlar, ve film boyunca planlamalarının her aşamasında birbirlerini test ediyorlar. Bu da filme ayrı bir elektrik katıyor. Owen ile Roberts’ın arasındaki iyi uyum da buna eklenince bayağı eğlenceli bir film ortaya çıkıyor.
Alarm
Aşağıdaki youtube linklerini açamayanlar için vimeolusu:
ALARM CLOCK — MESAI GROUP from Rohan on Vimeo.
Generation Kill
Generation Kill, Evan Wright’ın aynı isimli kitabından uyarlanmış 7 bölümlük bir HBO dizisi. The Wire’ın yaratıcıları Ed Burns ve David Simon’dan çıkma üstelik.

Evan Wright, Rolling Stones’un yazarı olarak Irak’a giren ilk deniz kuvvetleri birliği ile “embedded reporter” olarak Irak’a gidiyor. Öncelikle Rolling Stones’a makaleler gönderse de yaşadıklarını en iyi şekilde kitap olarak aktaracağını düşünerek kitabını yazıyor. Wright’ın HBO yapımı mini-dizisinde de danışman olarak bulunmuş.

Dizi, askerlerin bakış açısından savaşı değerlendirirken, hem yanlış kararlar olsun, hem her ordunun kuralları olsun savaşın tüm zorluklarını konu alıyor. Ve bir savaş/aksiyon filmi değil kesinlikle, ve elbette 7 saatlik aksiyon bekleyenleri hayal kırıklığına uğratıyor. Ama gerçekten izlemeye değer, özel bir seri.
Seri’de Alexander Skarsgard dışında, The Mentalist’in Owain Yeoman’ı, Twilight’ın vampirlerinden Kellan Lutz, tanıdık gelip de bir türlü nereden tanıdığımı bilemediğim Stark Sands ve daha bir sürü tanıdık oyuncu yer alıyor.
Komik dipnot: Çekimler Güney Afrika’da yapılırken, Brad Colbert’i canlandıran Alexander Skarsgard, karakteri gibi oyuncuların geri kalanı ile çok vakit geçirmemeği tercih etmiş, çekimlerden sonra direk oteline, otelden de direk çekimlere gitmiş. James Ransone ile yapılan bir röportajda, Ransone’un anlattığına göre, bu Skarsgard’ın Amerikan aksanını geliştirmek için sürekli otelde prova yaptığındanmış. Skarsgard iki defa oyuncular ile birlikte eğlenceye çıkmış, birinde İsveç futbol marşını söylemiş, diğerinde de bütün bir köye savaş ilan etmiş. Belki de fazla çıkmaması iyiye işaret.
Pyramids
Nothing but stars, scattered across the blackness as though the Creator had smashed the windscreen of his car and hadn’t bothered to stop to sweep up the pieces.
Terry Pratchett.
Carmen
Teee kaç ay önce Stopera’nın programında görüp gitmek lazım dediğim, 3 ay öncesinden bilet aldığım Carmen‘e geçen hafta gittim. Daha programı görür görmez de eveeet işte! diye sevindim. Nitekim diğer gittiğim operalara göre çok daha kapsamlı daha enternasyonel bir gruptu.
Anlamlı büyüklükte herhangi bir fotoğrafına erişemediğim performans’ın youtube’da videosunu buldum, ama koyarsam Türkiye’den katılan izleyicilerimiz göremeyecek diye üzülmekteyim. Yine de koyuyorum ne olur ne olmaz belki bir gün düzelir durumlar.
Enternasyonel diyorum, Don Jose Koreli, Carmen Bulgar, Micaela Avusturyalı ve üçü de gayet rollerinin altından kalkan sanatçılardı. Gayet büyük sayılabilecek korosu, ve son perdedeki arena sahnesi için kullanılan bir sayfalık figuran listesi ile etkileyici bir Carmen’di.
Tek anlayamadığım şey opera yönetmenlerinin çingene dansı ile olan sorunları. Bana hiç bu kadar sahnelemesi zor gelen birşey gibi gelmiyor. Ama hem Süreyya Sahnesinde izlediğim La Traviata’da hem de DNO‘daki Carmen’de aynı sorun var. La Traviata’da çingene dansı olarak S&M kılıklı, plastik kırbaçlarıyla ses çıkaramayan çingeneler vardı, Carmen’de ise baştan çıkarıcı dans kötü bir Beyonce taklidiydi. Bu kadar da farklı zamane adapte edilmesi zor birşey olmayan bir konsepti nasıl bu kadar katlediyor insanlar anlaması zor. Ama yine de deneme yanılma önemli birşey. Birgün başaracaklar eminim.




